Yaratıcı Mitoloji ve Teknoloji

Yaratıcı Mitoloji ve Teknoloji

Sanal Gerçeklik Gözlükleri ve Dede Korkut’un Ortak Noktası Nedir?

Gazeteci Bill Moyers, Joseph Campbell’in Mitin Gücü adlı eseri için yazdığı önsözde, sohbetlerinden birinde Campbell’ın Lucas’ın “bir gerçeği ortaya çıkararak kahramanın hikayesini kökten değiştirdiğini” söylediğini aktarıyor.  “O gerçek ki,” diyor Campbell, “Makinelerin bizi kurtarmayacağıdır. Bilgisayarlarımız ve cihazlarımız yeterli değil. İçgüdülerimize, insan varlığının özüne, güvenmek zorundayız.” ve modern zamanlardan trajik bir kahramanı, Goethe’nin Faust’unu şahit tutuyor söylediklerine.

“İnsan varlığının özüne” dair genel kanının, bu özün değişmez ve ilerlemez, yerine çakılı bir şey olduğu etrafında şekillenmesi tuhaf. Dahası, bu fikre sahip insanlar, medeniyetler ilerledikçe insanın bu özden uzaklaştığını ve insanın gerçeğinin hep geride kaldığını düşünürler. Bu yüzden “new age” manevi akımlardan tasavvufa pek çok öğreti, insanın kendi gerçekliğini yakalamasını bir tür geri dönüş, derine doğru bir seyahat olarak tanımlarlar. Değişmeyen, dönüşmeyen, sabit kalan her şeye küçümseme ile bakan ve dogmatik bulan postmodern insanın, bu geri dönüş hikayesine bayılması da başka bir tuhaflıktır.

Aynı kitabın başka bir noktasında Campbell,  tarım toplumunun işleyişinin ve temel prensibinin, yani toprağa gömülen tohumdan bitki ve meyve çıkmasının, her meyvenin tohumu ve tahılla bu sürecin sürmesinin Dünya’nın en büyük dinlerini etkilediğini ve pek çok dinin bu işleyici hayatın özü ve gerçeğin ta kendisi olarak benimsediğini söyler; “Ölümden yaşam, fedakarlıktan ödül ve bereket doğar.”

İnsanın temel geçim kaynağı, işgücünün büyük kısmının benimsediği bir uğraş, kısacası bir ekonomik aktivite olarak tarımın, metafizik hayatı bu kadar etkilemiş olması, Campbell’ın teknolojiye atfettiği işlevsizliği sorgulatıyor. Kendisi de başlangıcında bir teknolojik atılım olan tarımın hayatın en kuvvetli temsili haline gelmesi ve düşüncel ve duygusal hayata ilham vermesi, manevi şeylerin dünyevi anlamların kaidesinde durduğunu gösteriyor. Bir diğer deyişle, bu iki Dünya sandığımız gibi çatışma içerisinde değil aksine, birbirinden destek alıyor. Bunun anlamı, insanın özünün veya hayata atfettiğimiz büyük anlamların tıpkı bitkiler gibi ölerek başka bedenlerde, başka mevsimlerde, başka koşul ve zamanlarda, zamanlarına uygun biçimde dönüşerek yeniden doğduğudur.

İnsanlar toprağı ekip biçmeyi öğrendiklerinde hayata bakışları bu eylem etrafında şekillendi. Bugünün insanları toprağın derinlerine tohumdan çok fiber kablolar gömmeyi tercih ediyor ve doğal olarak manevi yanları ve algıları, bu deneyimin etrafında şekilleniyor. Hasadı anlık iletişim, her gün şaşkınlık yaratan yeni bir gelişme, daha önce tedavisi mümkün olmayan hastalıklara deva, veri güvenliği ve izlenmeye dair endişeler olan bu zamanın insanları, her gün bir başka yorucu işin makinelere devredildiği, şahsi alanın genişlediği ve kas gücü gerektiren uğraşların geri planda kaldığı bir hayata alışık.

Bu basitçe, duaların çok daha çabuk kabul olduğu bir çağ demek. Ya da, insanların problemlerinin çözümü için başvurduğu yönetim kadroları, heyetler ve kurullarla eski Yunan tanrılarını andıran otorite figürlerinin bulunduğu bir zaman demek.

Üstelik her dinsel, kültürel ve manevi sistemde muhakkak bulunan ahlaki kodlar, ödül ve ceza dengeleri, kişinin kendisini daha büyük bir bütünün parçası olarak gördüğü ve saflaşmayı hedeflediği her bir öğreti, bu zamanda karşılık buluyor.

Bu da demek oluyor ki, insanın özü, gerçek benliği, saatler ve yılların altına gömülmeyen, bulmanız için aramanız veya geri dönmeniz gerekmeyen bir şey. Daima burada fakat her yeni dönemle birlikte, yeni bir kabuğa bürünüyor. Tıpkı bedenden bedene geçen ölümsüz bir varlık gibi. Her ne kadar zamanın kostümünü giyse de, tıpkı bir ağaç, bir meyve ya da zamanın kendisi gibi varlığa tekrar ve tekrar adapte olmayı biliyor.

Her ne kadar onu reddederek başlamış olsak da, Campbell haklı. Teknoloji, onu bir bilinmeyen, bir yabancı olarak konumlandırmayı bırakıp yaşamın mozaiğine dahil etmedikçe bizi kurtarmayacak. Eğer teknolojinin değerlerimizi temsil edecek yapılar kurmak ve çözümler üretmek yerine onların yerini alacağını düşünüyorsak, Dünya’nın kalbine kök salmış insanlığın tüm deneyimini ve bu deneyimin devamlılığını bir yana bırakıp sığ bir temel kazıyoruz demektir. Şayet onu kendi gerçekliğimizin ve anlam dünyamızın ve mitolojimizin bir parçası yapmazsak, teknolojiden istediğimiz verimi alamayacağız.

Aslına bakılırsa, teknoloji hamurumuza çoktan dahil oldu. Tek yapmamız gereken teknolojinin insanlık tarihinin bol tekrarlı öyküsüne dahil olduğunu fark etmek. Kim Google Glass’ın trajik kahramanlar gibi kibrine yenik düştüğünü reddedebilir? İnsanların istekleri, pazarın hoşgörüsü ve tüm bunlar üzerindeki kontrole dair bir yanılgı, milyonlarca dolarlık AR-GE çalışması, pazarlama eforu ve ürünün boşa gitmesine neden oldu. Ya da büyük veri analitiğinin günümüzün kahinliği olduğunu kim inkâr edebilir? Sundukları geniş perspektif ile, küresel krizleri çözen ve devletleri darboğazlardan geçiren veri analistleri, krallara taç giydiren ve kralları tahtından eden kahinlere benzemiyor mu? İnsan sesini durakları ve nefes özellikleri ile taklit edebilen Google’ın yeni sesli asistanı Duplex’in bir efsanenin gerçeğe dönüşmesi, ya da gelecekte olacaklara dair bir işaret olduğu kolaylıkla söylenebilir.

Tüm bu ürünlere, konseptlere ve çözümlere anlam dünyamız ve mitolojimizde yer vermek, yaşamın temposu ve dokusunun hayatla daha kolay örtüşmesini sağlayacak. Bu sayede her ilerleme devrinde bir şey kaybediyormuş gibi hissetmekten veya nostaljinin tutsağı olmaktan kurtulabiliriz. Böyle bir kabulleniş, devamlılık hissimizi besleyecek ve bizi uyumsuz ya da bozguncu veya tarihin reddedilmiş çocukları olmaktan kurtaracaktır.

Fakat tüm bunların ötesinde, bunları hikayemizin ve tarihimizin bir parçası haline getirmek ve yabancılamaktan vazgeçmek, bize çok yeni gelen tüm bu konseptleri tanıdıklaştıracak. Yukarıda da örneklediğimiz gibi, tarihimiz ve bugünümüz arasında paralellikler bulmamızı, kabuk değiştiren gerçeği görmemizi sağlayacak. Bu da, tüm bu değişimi değerlendirmek için kıstaslar verecek bize. Bir teknolojinin, bir atılımın etik olup olmadığı, halkta karşılık bulması için nasıl bir yaklaşım benimsenmesi gerektiği ve neyin başarılı olup uzun vadede toplumlara katkı sağlayacağı saptanabilir.

Eğer teknoloji sektöründeki tüm aktörler bu benzeşme ve alıştırma anlatısına katkı sunarlarsa, halk, teknolojiye dair tercih ve kararlarında daha bilinçli hareket etme şansına sahip olur.

Sanal gerçeklik, modern hikâye anlatıcılığıdır ve tıpkı insanları etraflarına toplayarak çalıp söyleyen ozanlar gibi, yaşama dair bildiklerimizi damıtır bizi zenginleştirir demek, insanlara yabancı hatta belki vakit öldürücü gelen bir konseptin kökenine ulaşarak alışma yolunda büyük bir adım atacaktır.

Eğer teknoloji ve değişimi kötücül unsurlar olarak görmekten vazgeçebilirsek, anlamadığımız bir çağın akıntısına kapılmış ve çaresiz bireyler olmaktan çıkıp kahramanın kaderini yenebilir ve özgür iradeyi ya da toplum iradesini sil baştan kurabiliriz.

Hissedilenin aksine, zamanımız bizi aktör olmaya çağırıyor. Savaş baltaları ve kılıçla, buharlı gemiler ve tüfekle değil, kablolar ve çiplerle üstelik. Diğer büyük değişim dalgalarının ve endüstriyel devrimlerin aksine, çağımız, müthiş bir yapıcı kuvvete sahip. Bu potansiyeli fark etmek, nihayet kahramanın kazandığı bir zamanı getirebilir bize. Reddetmek ise, değişim karşısında pasif kalmamıza sebep olarak teknolojiye dair olumsuz tüm yargı ve beklentileri kendini gerçekleştiren kehanetlere dönüştürebilir. Tercih bizim

Paylaş:

İlgili Gönderiler

Bir Cevap Yazın