“Şimdiki gençler de pek fena.” konulu, sözde eski Süryani medeniyetlerina ait bir kil tablet, ne zamandır internette kuşak çatışmasının tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğunu kanıtlamak için kullanılıyor. Öyle bir tablet gerçekte var olmasa da, bu şehir efsanesi yen neslin arzu ve meraklarının, eğlence biçimleri ve sevdikleri şeylerin, büyüklerce bazen yok yere kötülendiğinin, şeytanlaştırıldığının ve eleştirildiğinin kanıtı. Çağlar önce bir annenin evladına; “Şu mızrak mıdır nedir, o yeni şeye fazla düştün, bizon mizon vurucam diye kendini tehlikeye atıyorsun. Bunlar boş heyecanlar ama seninki hep yanlış arkadaş seçimi… Seni bizon teperse olan bana olur yavruum, arkadaşlarına bir şeycik olmaz, yarın unutuverirler!” dediğini düşünsenize… Bu yüzden, birileri size yeni, özellikle interaktif, teknolojilerin  ve sosyal medyanın kişilerarası ve toplumlar arası iletişime, gençler arasında yaygınlaşan madde kullanımı ve benzeri kötü alışkanlıklara, dil ve kültür erozyonuna sebep olduğunu ifade ettiğinde, omuz silkip bugün zararsız gördüğümüz, hatta varlığını unuttuğumuz pek çok şeyin zamanında ebeveynler tarafından öcüleştirildiğini ve Dünya’nın sonunu getirecek felaket olarak görüldüğünü söyleyebilirsiniz. Atari mesela, çocukları gerçeklikten kopardığı iddia edilen Atari’yi bilime meraklı, nostaljik ve şu sıralar otuzlu yaşlarını süren adamlardan başka kim hatırlıyor? Zamanın gerçeklikten kopmuş atari çocukları ise bugün, iki dirhem bir çekirdek, efendi efendi işbaşı yapıyor ya da start-up kovalıyorlar. Hasılı, her yeni ve korkulası şey, zamanla insanlık yapbozunun bir noktasına oturuyor. Elbette yontuyor ve yontuluyoruz, ama denge bulunuyor. Ne var ki mevzu yapay zeka ve sanal gerçeklik olduğunda, endişeler tümden yersiz değil. Toplumu dönüştürme hatta türler arasındaki güç ilişkisini yeniden kurma kudretine sahip bir teknoloji ile, hayatın her alanına dokunabilecek ve gerçeklik algımızı tümden değiştirebilecek bir konseptten söz ediyoruz. Erken 2000’lerde, meritokratik ve liberal demokrasilerde, hayatları başarı ve bireycilik üzerine kurulu yalnız postmodernlerin, özel günleri için akraba kiraladıklarına dair haberler çıkardı gazetelerde. Bir ajansı arayıp bir günlüğüne eşiniz, teyzeniz veya torununuz olacak bir oyuncuyu doğum günü partinize çağırabiliyordunuz. Henüz zamanın ruhuyla bütünleşmemiş, Sufilerin deyimiyle “vaktin oğlu” olamamış çoğunluk için bu delice, gülünç ve acınası bir şeydi. Bir toruna sahip olmamanın, buna vakit bulamamanın ya da var olanların vefasızlığının doğurduğu trajedi bir yana, insan bir yabancının bir günlüğüne torunu olabileceğine ikna olmak ve bu sentetik sosyal interaksiyondan keyif almak için çok çaresiz olmalıydı. Bugün, bu aktör torunların yerini yapay zeka uygulamaları ve chatbot’lar aldı. Spike Jonze’nin 2013 yapımı Her’de anlattığı tam olarak bu. İcadın takip eden yıllarda sanal gerçeklik elektronik LSD olarak anılıyordu. İstediğiniz senaryoyu kısa süreliğine ve kimi duyusal eksiklerle de olsa hayatınıza getirebilecek bir cinli lamba. Yapay zekaya gelince, neyi seveceğinizi, hangi hastalığa yakalanacağınızı, yakın gelecekte neye ihtiyaç duyacağınızı, tüm bunları sizden evvel bilebilen bir kahin, zihin okuyucu. Ürkütücü, değil mi?

Tam olarak değil, sanal gerçekliğin babası olarak anılan Jaron Lanier, dilimize kelimesi kelimesine Yeni Her Şeyin Şafağı olarak çevrilebilecek eserinde, yeni teknolojilerin toplumsal yapıda nasıl yer bulacağının potansiyel tüketicilerin, yani halkın, ve aynı izlekte pazarın talepleri tarafından şekillendirilebileceğini söylüyor. Bu da, söz hakkımız olduğuna gösteriyor ama yirmi birinci yüzyılda sesini duyurmanın zorluklarına göğüs gerecek kitlelere ulaşmak ve onları bir araya getirmek kolay değil.

Yakın zamanda Facebook, Horizon adını verdiği, sanal gerçeklik temelli bir sosyalleşme uygulamasını halkla paylaştı. Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızla, daha doğrusu arkadaşınızın avatarıyla şöyle karşılıklı sohbet ermek hoş olmaz mı? Peki bunun Skype’dan ya da görüntülü görüşmeden farkı ne? Daha gerçek hissettirmesi. Peki bu, sanal gerçekliğin mümkün olan en iyi kullanımı mı? Bir diğer deyişle var olan teknolojilerin daha süslü bir varyasyonuna bu kadar kaynak ayırmak doğru mu? Bu sanal kafe uygulaması, uzaktaki sevdiklerinizle eğlenceli bir hafta sonu etkinliği tertip etmenizi, birlikte hissetmenizi ve hasret gidermenizi sağlayabilir, çoklu video konferanslardan daha sıcak bir ortam, hatta yirmi birinci yüzyılın söz hakkı iddiasındaki bir avuç idealistini bir araya getirebilir. Pasif çevrimiçi interaksiyonun öldürdüğü dinamizm ve eylemselliği diriltebilir. Bunların ötesinde, sosyal ortama uyumlanmakta güçlük çeken, farklılıklarından ötürü ötekileştirilen veya okulda akran baskısı ve hatta şiddetine maruz kalan gençleri ve çocukları, yalnızlık ve değersizlik hissinden kurtararak, belki Dünyanın öbür ucunda, kendileri gibi hisseden ve düşünen insanlar olduğunu onlara gösterebilir, gerçek arkadaşlıklar kurmalarına yardımcı olabilir. Ne var ki yeterince ebeveyn gözetimi olmadığında, gençlerde özellikle ergenlik döneminde beliren ve ait olma, kendini bir sosyal grup vasıtasıyla tanımlama ihtiyacının tatmini için başvurdukları kabileleşme ve kamplaşma pratiklerini destekleyerek ideolojik anlamda radikal gruplara dahil olma ve çeteleşme davranışlarını körükleyebilir. Woodrow Wilson Uluslararası Araştırma Merkezi’nce yayınlanan bir broşüre göre, radikalizasyon sürecinde hedefin ikna edilmesi için duygusal yakınlık kurulması şart. Ne var ki, TIME dergisinin Haziran 2010 sayısı, temel iletişim biçiminin yazı olduğu e-posta ve mesajlaşma servislerinin, söz konusu bağın kurulmasını güçleştirdiğini ortaya koyuyor. Bu da, birebir iletişimin simüle edilebildiği sanal gerçeklik ortamının, antisosyal gençleri radikal organizasyonlara çekmek isteyenlerin eline koz verme potansiyeli olduğuna işaret ediyor. Bu noktada belirtmek gerekir ki, kaynağı teknoloji olsun olmasın, beraberinde alışılmamışa dair bir tedirginliği ve yabancılığı beraberinde getirir. Bu yabancılığın kimi riskleri fark edip nlem almada belli gecikmelere neden olması da muhtemeldir. Fakat uyumlanmanın zahmeti ve sancısından veya yeniliğin bizzat kendisinden korkarak potansiyel faydalardan vazgeçmek hem ekonominin hem de davranış bilimlerinin perspektifinden bakıldığında sorunlu görünüyor. Bu da, yapay zeka ve sanal gerçekliğin ortaya koyduğu risklerle başa çıkmak ve toplumsal fayda potansiyellerinden yararlanmak adına, bu konulara odaklanan  akademik ve hukuki kadrolara olan ihtiyacı ortaya koyuyor. Çünkü söz konusu teknolojilerin doğru ve verimli kullanımı, onları anlayan ve muhtemel kullanıcılara rehberlik eden entelektüel bir işgücünün varlığına bağlı.

Facebook Messenger’ı üç boyuta dönüştürmenin zararsız ama estetik anlamda kötü bir yanı daha var. Sihri öldürüyor. Bu çok yüksek potansiyele sahip ve onlarca akademik disipline ve iş aktivitesine katkı sağlayan disiplinler ve coğrafyalar arası işbirliklerine kapı aralayacak mucize teknolojileri gündelikleştiriyor. Bu tarz teknolojiler, halkın dikkatine ilk sunulduğunda heyecan, merak ve kullanıma dair türlü senaryolarla karşılanırlar.

Doğru yönetildiğinde bu heyecan ve fikir alışverişi fazı, bilim insanlarını, mucitleri ve üreticileri yeni yollar açmaya, yeni kullanımlar keşfetmeye teşvik edebilir. Bu “parlama” periyodu, genelde teknolojik yenilikler pazarın seçici geçirgen çeperine girmeden evvel sınırsız hayal kurabileceğimiz ve gerçek anlamda çok sesli olabileceğimiz son durak. Sanal gerçeklik “parlama” evresini henüz atlatıyor. Yapay zeka ise tam da o noktada. Genelde bu fazda, heyecan verici tüm bu yeniliklerin ileride başarmalarına izin verilecek olandan daha fazlasını umarız. Mucizeler yaratmalarını, Lokman’ın ölümsüzlük otu olmalarını bekleriz onlardam. Çoğu kez büyük teknolojik atılımlar bu  dönüştürücü potansiyele sahiptir de. Fakat tüm bu süreç atlatıldığında elimizde kalan, kanser araştırmalarına kazandırılan yeni boyutlar, sanal gerçekliğin bilişsel yapıya olan etkisi üzerine kurulu,  ağrı ve acıya duyarsızlaştırma gibi hafifletici tedaviler yerine sevdiklerimizin karikatürize bir görüntüsü. Buradaki ana sav, böyle bir kullanımın var olmaması gerektiği değil, önceliğin bu olmaması gerektiği. Ama ne yaparsınız ki teknoloji sektöründe düşünsel ve finansal elit ifadeleri farklı adları, aktörleri ve firmaları tanımlıyor!