Yapay Zeka Dost mu, Düşman mı – I

Yapay zeka günümüzün en sıcak konularından biri. Ne var ki çoğunluk, chat robotlarından ürün dispersiyon cihazlarına kadar gözümüzde sıradanlaşmış pek çok cihaz ve uygulamanın bir parçası olan yapay zekayı ekstremlerde tartışmayı seviyor.  Halihazırda gelinen en sofistike noktada her ikisi de Google’a ait AlphaGO ve Duplex AI var. İlki Çin menşeili oldukça zor ve ustalık isteyen bir zeka oyunu olan GO’yu öğrenen bir modül. İkincisi ise Google Asistan’a entegre edilecek sesli bir randevu ve rezervasyon uygulaması. Duplex’in marifeti beslenen insan sesi donelerinde var olan ve doğal konuşmanın bir parçası olan esleri, nefes duraklarını ve insan sesinin iniş-çıkışlarını başarılı şekilde taklit edebilmesinde yatıyor. Bir diğer deyişle, Duplex’le yapılan bir konuşmada karşınızda bir robot olduğunu fark etmeyebilirsiniz.  Duplex’e dair bir diğer harikalık ise üretimi insan gırtlağının yapısına bağlı sesleri bu tarz bir fiziksel yapıya ihtiyaç duymadan çıkarabilmesi. Peki tüm bunlar günümüz için yeterince hayret vericiyken biz neden robot ordulardan, Dünyayı ele geçirme planlarından, hizmet ve sosyal paylaşım için üretilen robotların farkındalık kazanmasından bahsediyoruz? İlk neden bizi medeniyetin bu noktasına getiren tükenmez azığımız; hayal gücü ya da fütürizm. Bununla birlikte, ekstremlere olan bu ilgide popüler kültür, tarihsel beklenti, korku ve umudun da payı var. Bunların her birine bu yazıda ayrı ayrı değineceğiz.

 

İkilik Prensibi ve Besin Zinciri

Asimov’un ünlü “Ben, Robot”un sinema uyarlamasından “Her”, “Ex Machina” gibi pek çok filme ve HBO’nun “Westworld”ü gibi pek çok yapım bilinç kazanmış robotlar ve olası felaket senaryoları üzerine milyonları ekrana kilitleyen görsel anlamda da ikna edici  anlatılar sunuyor. Görsel şölen kısmını es geçersek, bizim de pek yerli İyi Aile Robotu Babür’ümüz vardı bir ara. Babür’ün hoş sohbet, efendi, asil duruşu kendisine Haldun Dormen karizması ve ailenin vefakar damadı sempatisi vermiş olduğundan, robotların neden insana denk varlıklar olarak düşünüldüğünü ve “Elli yıl sonra robotlarla evlenmek serbest olacakmış.” türünden spekülatif muhabbetleri Türkiye zemininde açıklıyor. Peki, dünyanın geri kalanı?

 

Antik felsefede ruh ve beden ikiliği prensibi vardır. Dualite prensibi olarak da anılan bu fikre göre ruh ve beden iki ayrı entite, iki ayrı varlıktır. Aynı kanıyı Neşet Ertaş’ın “İnsan ölür amma ruhu ölmez.” dizesinde, Barış Manço’nun “Can Bedenden Çıkmayınca”sında, Toni Morrison’ın Sevilen’inde ve binlerce korku öyküsünde, derviş kıssasında ve ataların ruhlarının halk arasında dolaştığına inanılan geleneksel inanç sistemlerinde bulmak mümkün. Yani insan beden ile onu nefes, duygular, kımıltı kısacası yaşamla dolduran şeyin ayrı olduğuna inanıyor.  Bu yüzden yaşamla özdeşleştirilen konuşma ve düşünme gibi fonksiyonların bunları üreten ruha aracılık eden beden olmaksızın işlemesi bilinçaltımıza işlenmiş belli motifleri tetikliyor. Çünkü insan tahayyülünde bedensizlik, göksellik veya  doğa üstü kötülükle eşleştirilir. Görünmeyen fakat hissedilen veya duyulan şeyler bizden daha kudretli, daha bilgedir. Onlar kendilerine kaynaksız fısıltılarla, birden gelen ürpertilerle açıklarlar. Yapay zekanın robotikle bu denli birlikte düşünülmesi ruha atfedilen tüm bu fonksiyonlara bir kaynak ve aracı atfetme, onları dünyevi sıradanlıklara dönüştürme arzusu ile ilgili. Sanal gerçeklik ve yapay zekayı konu alan erken yapımlardan biri olan The Lawnmower Man/Çim Biçicisi filminin son sekansında kendi kendine öğrenmeyi başararak bedeni aşma noktasına gelen denek, tüm serüveni başlatan bilim insanına “Her yerde olacağım.” der. “Her telefon zili benin doğum çığlığım olacak. Her cihazın içinde olacağım.” Bu yüzden yapay zekanın bedenle ilişkilendirilmesi bir yandan ona sınır çizmek içindir. Hayatınıza dahil olduğunda bunu bilmeniz içindir. Her yerde bulunabilen, kaynağını bilmediğiniz bir kuvvet tanrısal bir nüve taşır ve biz, alet kullanmayı öğrendiğimiz zamandan beri yeniden kurduğumuz besin zinciri ve varlıklar hiyerarşisini kendi ellerimizle yıkmış ve kendi efendimizi yaratmış olmaktan korkarız. Öte yandan, çim biçicisi Job’un her cihazda, her kabloda var olma emeli, bazı devletler ve şirketlerin veri toplama iştahı ve bunu sezdirmeden yapabilme kabiliyetinde karşılık bulur ve devlet veya şirketler gibi dünyevi kuruluşların doğaüstü kuvvetler kazanmasına, kendi türümüz arasında bir hakimiyet savaşına ve indirgenmeye dair korkular yaratır. Dünyanın bir kontrol ve başkaldırı döngüsünde devindiğini bildiğimizden, hem yapay zeka temelli teknolojilerin bize hizmet edecek şekilde gelişmesini isteriz, hem de hizmete ve kontrolüne dair tükenmez açlığımızın bizi bu dengeyi bozacak bir konuma getirmesinden korkarız. Üstelik, faydalanma ve sınır koymada dengeyi bulmakla görevli aktörlere çoğunlukla güvenmeyiz. Bunlar oldukça  “seksi” konular. Hal böyle olunca popüler kültür, bu damarlardan tonlarca malzeme çıkarıyor ve bu korkuları besleyen veya çoğaltan, ufuk açısı pek çok yapım türüyor. Ne yazık ki meseleler üzerine fikir üretirken, tüm bu anlatı ve mesajları düşünce süreçlerine katkı sağlayan ve perspektif kazandıran kurgu öğeleri olarak görmek yerine veriler ve gerçeklerle denk konumlandırabiliyoruz. Daha kötüsü, harika sorular sormamıza imkan verecek bu kültür ürünlerine cevap statüsü verebiliyoruz.

 

Bununla birlikte, pek çok bilim insanı birden fazla görevi insana eşit veya insandan daha iyi yerine getirebilecek yapay zekanın – GAI ya da genel yapay zeka – hala uzak bir hayal olduğunu düşünüyor. İrade ve duyu sahibi yapay zeka modüllerinin ise – SAI ya da süper yapay zeka – günümüz şartlarında ve öngörülebilir gelecekte gerçekçi bir ihtimal olmadığını vurguluyor. Üstelik teknolojinin her kolu gibi bu alan da adım adım ve oldukça yavaş gelişiyor ve heyecan verici sıçramaların arasında on yıllar var. Hal böyleyken, regülasyonlar, sınırlar, felaket senaryolarına dair değerlendirmeler her bir gelişmenin ardından yıllara yayılan çok sesli tartışmalarda değerlendiriliyor ve sivil alanda oluşan kanaatler, günümüzün kullanıcı merkezli iş ekosistemi sayesinde aktörlerin kararlarını etkiliyor. Hatta geleceğe yönelik regülasyonlar ve hukuki düzenlemeler şimdiden çalışılıyor. Çalışanlara çip takma, ev asistanı ve ofis asistanı olarak bilinen cihazlara takip ve monitörizasyon unsurları ekleme gibi adımlar bazı firmalarca atılsa da, bunların ana akıma çekilmesi, sektörün devi olarak bilinen firmalarca benimsenmesi mümkün görünmüyor. Bu da, bu tarz denemeleri en sıradan tabirle eksantrik deneyler olmaktan öteye götürmüyor.

 

Bu resmi evrimsel psikoloji, toplumsal hafıza ve tarihi okumaktan kaynaklı psikolojik korkularımızın yapay zekanın güncel hedefleri, sınırları ve kabiliyetleri tarafından karşılanmadığını gösterse de, regülasyon tartışmalarında yer almak ve sivil denetim mekanizmasını güçlendirmek için adımlar atmak önemli. Bir sonraki sayıda, yapay zekaya ilişkin gerçek korkularımızı,; bu teknolojilerin istihdam, sektörel beklentiler ve personel yetkinliklerine yansımasını konuşacağız.

 

Paylaş:

İlgili Gönderiler

Bir Cevap Yazın