Bugünlerde Dünya liderleri arasında göğsü kabartarak yapılan tehditvari konuşmalar moda. Hemen ertesi günü halkı ve basını itidale ve uzlaşıya çağırmak da öyle. Gerektiğinde tüm kuvvetlerini seferber edeceklerini ilan eden yöneticilerin ertesi gün küresel siyasette nezaketi korumak üzerine konuşmaları artık kimseye ironik gelmiyor çünkü saldırı çağı kapandı, artık savunma çağında yaşıyoruz.

Zamanımızın esas kaygısı kazanç veya hakimiyetten ziyade güvende olmak. Bugün, küresel düzende avantaj kazanmanın yolu savaştan ziyade diplomasiden geçiyor. Savunma çağında yaşıyoruz ama rakip devletlerinkine galebe çalacak ya da en azından denk sistemleri üretme azminin korkudan beslenmesi, dolayısıyla yarışı önde götürmek için kendilerinin ve halklarının kalbine dört mevsim yeşil kalan korkunun tohumunu ekmek zorunda olmaları, bize olduğu kadar liderlere de garip görünmüş olacak ki, strateji değiştirmeden evvel, savunmanın tanımını değiştirdiler. Bugün savunma, daha iyi radar sistemlerine sahip olmaya veya en son teknoloji tankları üretmeye göbekten bağlı değil. Her ne kadar teknoloji bakımından üstün saldırı ve savunma teçhizatına ve silahlara sahip olmanın avantajları zamansız olsa da, savunmanın siyaset jargonundaki güncel karşılığı “bilgi”. Bugün, Dünya’nın büyük güçleri “Bilgi güçtür.” özdeyişini epey benimsemiş görünüyorlar. Siber güvenlik, Güvenlik ve İstihbarat Çalışmaları ve Uluslararası İlişkiler programlarının müfredatına, hatta gündelik tartışmalara çoktan girdi bile. Yakın zamanda, henüz Dünya üzerindeki belki de en ufak azınlık olan yapay zeka stratejistleri ve yapay zeka politikası analistleri parlak bir meslek grubunun temsilcileri haline gelecekler ve biyometrik teknoloji çoktan vatandaşlık, göç ve seyahat süreçlerinde kullanılan standart güvenlik prosedürlerinin bir parçası haline geldi.

Tüm bu değişim hem baş döndürüyor hem de dimağı zorluyor. Çünkü tarih savaşın bir alışkanlık, bir ritüel olduğunu kanıtlayan örneklerle, ahmakça sebeplerden çıkan savaşların trajikomik öyküleriyle dolu. Issız bir adadaki kuş pisliği yığınları, altın bir sandalye, bir domuz, kesilmiş bir kulak tarihe geçmiş kimi savaşların baş aktörleri. Savaşmanın yiğitliğin şanından olduğuna inanan kabile toplumlarının sayısız savaşları da başka mesele. Bugün, savaş çıkarmanın, halkın refahı için kullanılabilecek onca kaynağı ölüme adamanın kolaylığı çoğunluğu, en azından sivil çoğunluğu, dehşete düşürür. Savaştan şeref devşirmenin modasının geçmiş olmasını ise büyük oranda Soğuk Savaş’a borçluyuz. Soğuk Savaş, temel kaygısı “Bunu bizden önce başaracak olsalar, bunu kullanarak kim bilir bize neler yaparlar!” olan uzun bir dönemi kapsıyor. Bu paranoya insanlığı teknoloji anlamında ileri taşıyacak pek çok sonuç doğurdu ne var ki temel itkinin bilimsel değil militer oluşu, hem pek çok buluş ve yeni ürünün tarihin yanlış noktalarında konumlanmasına yol açtı ve dışarıdan iddiacı ve hırslı, içeriden telaşlı ve korkak iki büyük kuvvetin dalaşına dönüştü. Soğuk Savaş sonunda, hırsa ve iddiacılığa kanalize edilmiş korkunun yönü değişti ve söz konusu paranoya kendini, en azından güç ve stratejik avantajlar açısından benzer konumda olan veya ortak çıkarlara sahip ülkelerde, kriz ve uyuşmazlıktan kaçma ve itidal çabası olarak gösterdi. Bir diğer deyişle, Soğuk Savaşın paranoyasından biçilme, koruyucu kıyafetler kuşanmış devletlerin kostüm balosu başladı.

Mevzu savaş olduğunda, en makul addedilen sebeplerin bile kabullenilmesi zor, en büyük kazançların bile esasen kayıp olduğu düşünülürse “kuru gürültü”nün savaşları değil kavgacı tutumları ve savaş çığırtkanlığını tanımlar hale geldiğini görmek sevindirici. Hatta, insanı afallatan tarihsel veya toplumsal tutarsızlıkların en kusursuzu.

Ülkeler güvenlik ve refahlarını savaş değil bilgi yoluyla garantileme yoluna gittikçe, “savaş korkusu” ifadesinin savaş ihtimalinden endişe etmekten, savaşa dahil olmaya dair bir isteksizliğe dönüştüğünü görmek ve bu anlamsal değişimin bir parçası olmak, özellikle bizimki gibi çalkantılı bir coğrafyada kilit bir rol üstlenmiş bir ülke için oldukça heyecan verici ama pek çok sorumluluğu da beraberinde getiriyor. Zira doğru değerlendirilirse bu değişim, Orta Doğu’da barışın sağlanması için bir şans olabilir.