Mitoloji ve Teknoloji ürezine: İkinci Milenyumun Çocuklarına Masallar

Grimm Kardeşler tarafından derlenen masalların en ünlülerinden biri, “Kurt ve Yedi Keçi Yavrusu”dur. Masala göre, anne keçi yavrularına süt verebilmek için ormana otlamaya gitmeye krar verir. Bu yüzden de yavrularını yalnız bırakmak zorundadır. Fakat ormandaki büyük kötü kurt, keçi yavrularını bir çırpıda yutmak için fırsat kollamaktadır. Dünyadaki bütün anneler gibi anne keçi de evden çıkmadan önce yavrularını uyarır: “Kapıdakinin ben olduğuma emin olmadan asla kapıyı açmayın” “Ama anne,” der yavrular, “Gelenin sen olduğunu nasıl anlayacağız?” “Eve geldiğimde, “Ot otladım, süt topladım. Açın kapıyı yavrularım ben geldim.” Diye sesleneceğim size. Böylece gelenin ben olduğumu bileceksiniz.”  Bunları söyledikten sonra anne keçi ormanın yolunu tutar.. Onun gidişini gözetleyen kurt da sinsi sinsi kapı eşiğine yanaşır: Tak tak! Yavrular kapıya koşup meleşirler: “Kim o?” Kurt da az evvel anne keçiden duyduğu tekerlemeyi tekrarlar. Altı yavru keçi heyecanla kapıya koşarlar, ama en gençleri “Bu annemizin sesi değil, onun sesi bal kadar tatlı ve bulutlar kadar yumuşaktır.” Der. Bu Büyük Kötü Kurt!” Kurt sesini değiştirmenin bir yolunu da bulur ama yine de en genç keçiyi kandıramaz. “Kapının altından ayağını göster bize.” der yavru keçi ve ayakları kocaman, fırça gibi kahverengi kıllarla örtülü kurdu gerisin geri yollar. Derken kurt ayaklarını una bular ve sonunda altı yavruyu mideye indirir.

Sizce bu masalın modern bir uyarlamasında olaylar nasıl gelişirdi? Kurt una bulanmış ayaklarını kapının altından gösterir ve yavru keçiler kurdun ayağını, annelerinin önlem olsun diye birkaç şişe süt karşılığında aldığı bir ayak izi tarayıcısıyla incelerler. Kulağa nasıl geliyor? Gülünç, korkutucu, garip, gayritabii ya da absürd mü? Gündelik bir işte bile bizi dehşetle dolu bir şaşkınlığa sevk eden gerçek bir harikalar diyarında, bu tuhaf ir zamanlarda yaşadığımız için, kapitalizmin içimize yerleştirdiği dünyevi hırslar uğruna kendi hayal gücünümüzü, daha da kötüsü, kollektif hayal gücümüzü bir kenara mı bırakmalıyız? Efsaneler ve halk hikayeleri, kısaca bütün büyülü şeyler, teknoloji, açıklama ve olgularla doğal bir karşıtlık içinde midir? Sentez ya da en azından bir birliktelik mümkün müdür, ya da, birini diğerinin potasında eritmeli miyiz?  Eğer öyleyse, mitolojik teknoloji ya da teknolojik mitoloji olarak adlandırılması gerekmez mi? Ama en acil soru şudur: Neden mitolojiye ihtiyacımız var?

Sıradışına Karşı: Bütün Sıradanlıkların En İyisi

Üzerleri demokrasiyle hafifçe örtülmüş oligarşilerin, nepotizmin ve toplumun diğer tüm problemlerinin ortasında, meritokrasi dünyaya bir parça adalet getiren tek yol gibi görünüyor. Kapitalist yapılar toplumların içinde kemikleştiğinden, en büyük payı en çok çalışana vermek adaleti sağlayacak tek alternatif gibi görünüyor. Bununla beraber, bu tanım, sosyo-ekonomik koşulları, etnik kökeni, kısaca bireylerin sosyolojik yaşamöykülerini denklem dışı bıraktığı için meritokrasiyi tarif etmede eksik kalıyor. Bu basit tanımla meritokrasi, bir tür sakinleştirici, çocukça bir teselli gibi geliyor kulağa. “Çalışan kazanır, elması kızarır!” Bu haliyle meritokrasi gece gündüz çalışırken ya da doğru işi yapıp yapmadığınızı sorgularken sizi kazanmaya inandıracak tatlı bir vaat. Ama gerçekte, iç rahatlatıcıdan çok talepkar bir sistem meritokrasi.

Meritokratik bir sistemde başarılı olmak, öncelikle rekabet ve fedakarlığa, hayatın acı gerçeklerine dönük bir farkındalık gerektirir.  Yarışa katılmak için erkenden “büyümek”  gerekir,  yani hayalleri, büyüyü ve çocukluğu ne kadar erken terk ederseniz o kadar iyi.

Meritokratik bir dünyada, hiçbir şey tesadüf değildir, evrenin matematiğinde hiçbir sonuç gizemli değildir. Her şey hesaba dökülür. Hiç kimse günün farklı bir saatinde farklı bir kapıdan şehre girdiniz diye sizi ödüllendirmeyecektir, hiç kimse davranışlarınızı değiştirecek bir kehanette bulunmayacaktır. Böylesi bir dünyada olağanüstü, tüm olağanların en iyisidir. Birden fazla sıradanlığın zengin gösteren birlikteliği. Böyle bir dünyada çocuklarının geleceğini sağlama almak için aileler bir an evvel dünyayı büyüden arındırmak mecburiyetini hissederler. “Ejderha diye bir şey yok, Diş Perisi gerçek değil çünkü normal, biyolojik bir sürecin içindeyken biri neden sana böyle bir hediye versin, asla büyücülük okulundan bir davet mektubu almayacaksın”  Bu tiratların fazla dramatik kaçtığını kabul ediyorum, çocuklarla mitler üzerine yapılan konuşmalar gerçek yaşamda muhtemelen bu kadar incitici değildir, fakat mesaj hep aynıdır. “ Tamam, yeter video oyunları oynadığın- ya da çizgi roman okuduğun. Şimdi ödevlerine dönmek zorundasın.” Ebeveynlere sorulsa evlatlarını, gerçek hayat çok az büyü içerdiği, hayatın gerçekleri ne kadar çabuk öğrenilirse o kadar iyi olacağı ve çocuklarını gelecekte üstleri ya da patronları olacak insanların aşağılamalarından ve haşlamalarından korumak için haşladıklarını söylerler. Belirsizliklere ve bilinmeyenlere inanmanın tembellik ve kararsızlık getireceğini ve nihayetinde sonu olmayan sürekli bir arayışa, sonsuz bir tatminsizliğe neden olacağını söylerler.

Forrest Carter’in yarı-otobiyografik romanı The Education of Little Tree (Küçük Ağacın Eğitimi)’de Amerikan yerlisi bir büyükbaba ve torunu, Pazar yerinde gördükleri bir mevsimlik işçinin küçük kızına bir çift mokasen çarık verirler. Fakat kızın babası bunları görür görmez kızını değnekle döver, çarıkları da çöpe atar, kafir barbarlardan asla hediye kabul etmeyeceklerini söyler. Hikayenin kahramanı olan Küçük Ağaç adındaki genç yerli çocuk büyükbabasına neden kzıın babasının böyle yaptığını sorar. Büyükbaba bir defasında Sears Rocbuck kataloğuna baktığı için kızını döven bir adam gördüğünü söyler. “Sonra ağılın arkasına gitti, kataloğu yaktı ve ağladı. Onlara asla sahip olamayacakları sevmemeyi böyle öğretirler.” Der büyükbaba ve babanın zalimliğinin arkasındaki ezilmişliği ve mecburiyeti gözler önüne serer. Güncel metotların daha medeni olduğuna kuşku yok, fakat modern ebeveynlik zihniyeti temelde bu görüşü paylaşır. Nihayetinde un çuvallarından dikilme elbiseler giyen bir kızcağız için boncuklu, yumuşacık mokasenler büyünün ta kendisidir. İkinci milenyumun ebeveynlerinin çocuklarını açlık, tehlike ve hatta hayal kırıklığından korumak için yanıp tutuşmaları çok ironiktir.  Çocuğuna  bu tehlikelerle nasıl cesurca yüzleşeceklerini öğretmek yerine çocuğun etrafına duvarlar ören bir yaklaşımdır aslında.  Koruyucu, somut, gerçek duvarlar.  İzlenecek en mantıklı yol olmamakla birlikte, düşünceli bir hareket olduğunu kabul ediyorum.  Postmodern insanlar doğal olarak bir zindanda yaşadıklarının bilincindeler. Bir şeylerin değişmesini istiyorlar. Fena halde. Ama ne kendilerinin ne de çocuklarının bunu başarmasını istemiyorlar. Çünkü riskli.

Sıradışının Savunması

Sıradışı olana inanmak ve buna göre hareket etmek beyhude, tehlikeli ve Don Kişotça görünür. Platon’un mağara alegorisinin gösterdiği gibi, inanılmaz olanla bir başına karşılaşmak insanlar için talihsiz bir kazadır, çünkü o tekinsiz gerçekle karşılaşıldığında kimse önyargının konforlu ve güvenli kollarından ayrılmak istemez,  inanılmaz olan kalabalıkları sevmez. Yani bilinmeyenin, taze gerçeğin keşfi her zaman sürgün, dışlanma ve uyumsuzluk iddiasıyla birlikte gelir.

Fakat o tekinsiz gerçek sonunda kanıtlandığında, daha büyük bir kalabalık tarafından kıymeti bilindiğinde, inananlar artık kuruntulu insanlar olarak görülmezler. İleri görüşlü vizyonerlere dönüşürler, unvanlar yağar üzerlerine, inanılmaza inanırken gösterdikleri cesaret büyük bir hararetle alkışlanır. Herkes bu son bölümü sever ama uğruna onca cefa çekilen önceki adımlardan da korkar. Madalyonun öteki yüzünden ötürü, “Sana demiştim.” hikayesinden, sıradışının yokluğu ihtimalinden ötürü. Öyleyse eğer bizi başarısızlığa uğratacaksa neden sıradışına inanalım?  Eğer bizim aidiyet ve inançlarımıza ihanet ediyorsa, eğer bu dünyaya hiç uymuyorsa, eğer bunun yüzünden budala diyeceklerse bize?

Çünkü bilgi neyi bildiğimizi içerdiği gibi neyi bilmediğimizi de belirler, bilgi nasıl inşa edilir ve nasıl edilmez, neden bir olay belli bir şekilde olur da başka bir biçimde değil, tüm bu sorular bilginin bileşenleridir. Bu yüzden “Ne vardır?” kadar “Ne yoktur?” ve “Ne gerçektir?” kadar “Ne değildir?” de bilgiyi tamamlayan sorulardır. Kısaca, bilgi çelişkilerin, zıtlıkların mutlak doğruların bir toplamı ve nadiren ilhamların ürünüdür ve neyin var olmadığını bilmeden, neyin var olduğu bilgisi yarım ve işlevsizdir. Tabii bu noktada durup şunu sorabilirsiniz: “Sıradışının tek işlevi bu mu? Kesinliği arttırmak, onu bütün kılmak, güçlendirmek?”  Hayır. Sıradışı ayrıca sizi kesinlikten korur. “Olmaz.”ın kesinliğinden, sizi sıkıştıran ve hareket alanınızı kısıtlayan katı gerçekliklerden, meraksızlıktan, sıradanın getirdiği can sıkıntısından… Bilgi Çağı’nda, bilinmeyen Araf gibi görünür, Hiçbir şeyin mekanı. Bununla beraber, ona inanırsanız hiçlik ve sonsuzluğun iki kardeş olduğunu öğrenirsiniz. Olağanüstüne inanmak sizi keşfetmeye, yaratmaya, bağlantılar kurmaya yönlendirebilir ve aidiyet hissetmenizi sağlayabilir. Fakat bu, bir sonraki yazının konusu.

 

Paylaş:

İlgili Gönderiler

Bir Cevap Yazın