Yirminci yüzyıla kültür ve sömürgecilik sonrası dönem çalışmalarıyla damga vuran Edward Said, “Tarih kazananlar ve hükmedenler tarafından yazılır.” diyor. Said’in perspektifi çoğu kez siyasi otorite ve tarih yazımı bağlamında değerlendiriliyor fakat gözlemlediği güç ilişkisi, hayatın her alanında, binlerce yıldan beri zamanın akışını belirliyor.

“Sporda başınıza gelebilecek en büyük felaket, Dünya Olimpiyatlarında dördüncü olmaktır.” elit sporcuların kendi aralarında vecizleştirdikleri bir inanç. Ne var ki, teknoloji tarihinin ‘yenilmişlerinin’ hayatlarına bakarak, asıl felaketin ikinci olmak olduğunu düşünmek mümkün. İnovasyon tarihi sert çekişmeler ve trajedilerle dolu. alternatif akımın mucidi Nikola Tesla ve Thomas Edison arasındaki kıyasıya rekabet, Graham Bell ve Antonio Meucci’nin elektromanyetik telefonun icadına dair kavgası ve acısız ameliyat fikri bir zamanlar meslektaşı ve ortağı olan Morton tarafından sahiplenilen diş doktoru Gorace Wells’in gotik öyküsü… Çoğu zaman bu bilim insanlarının hikayelerine dramatik bir üslup

eşlik eder. Onlar, inovasyon tarihinin bahtsızlarıdırlar. Bulduğu metot doğrudan akımdan çok daha verimli olan Tesla, buluşunu Edison’u takiben sunduğundan kabul görmek için yıllar harcamış, patent başvurusunda bulunmaya parası yetmeyen Antonio Meucci telefonu Bell’e kaptırmış, Horace Wells, aynı prensiple hareket ederek kendisinden daha etkili bir anestezi yöntemi bulan eski öğrencisi tarafından alt edilmiştir. Bu adamların öykülerine, zaman, para yahut kullanışlılık kaynaklı bir terslik eşlik eder. Tam olarak kendi iradelerinde olmayan bu durumlar kendi talihsizliklerimizle örtüşebildiğinden, onlarla empati kurmak kolaydır.

Kültür sektörünün duayenleri bunu bildiklerinden, onları sıkça kullanırlar. Bu adamların film ve kitaplardaki temsilleri, rakiplerininkinden oldukça farklıdır. Nolan’ın Prestij’inde Tesla münzevi ve duygusal bir dahi iken Edison açgözlü ve profesyonel etik yoksunu bir iş adamıdır. Fransız çocuk kitapları yazarı Jean Bernard Pouy’un anlatımına göre Meucci telefonu İtalyan bir göçmen olduğu için kaptırmıştır ve pek çok bilim temalı blog Dr. Wells’in uğradığı ihaneti kaldıramadığından intihar ettiğini yazar.

Tüm bu romantik dramanın arkasında, birbiriyle ilintili bir dizi gerçek vardır. Değişen İnovasyon Paradigması adlı eserinde, Waldo Hicther, “İnovasyon pek çokları tarafından bir sanat gibi algılanır.” der, “Halbuki inovasyon yalnızca onu takdir edebilecek ufak bir kitleye hitap etme lüksüne sahip değildir.” Bir diğer deyişle, Hitcher, inovasyon tarihinin alt edilmişlerinin medyaca övülen ulaşması zor ve içe kapanık dehalarını hayati bir hata addeder.

Çünkü inovasyon ‘kullanışlı’dan dahi önce, ulaşılabilir ve anlaşılabilir olmalıdır. İçine doğduğu zamana ve onun hızına ayak uydurmalı, ne çok hayali, ne de çok banal görünmelidir.

Öte yandan tarih yazımının ölümcül hatası ise, hayret ve takdir celp eden her şeye aktörleri belli bir yaratılış hikayesi bulma sevdasında oluşudur. Edebiyat ve sinemanın aksine tarih pek çok defa kazananların yanındadır. İşin aslı, hiçbir icat yahut keşif, tarih kitabında kapladığı yere bakılmaksızın, tek zihnin ürünü olamaz. Her yeni şey, pek çok insanın benzer fikir ve duygulanımlar içerisinde olması sayesinde hayat bulur. Bu gerçeği ünlü psikolog  Karl Gustav Jung ‘kolektif bilinç’ olarak adlandırırken, Küçük Prens’in oyuncul yazarı Antoine de Saint-Éxupery, bu paylaşılan fikir ve hissiyatın daima keşfin ve ilerlemenin varlık sebebi değil, kimi kez de celladı olabileceğini ve bir fikrin kabulünde etkili olan sosyo-kültürel konvansiyonları Küçük Prens’in evi olan B-612 asteroidinin keşfine dair şu pasajla anlatır: “Bu asteroiti, sadece bir kez, 1909 yılında bir Türk gökbilimci teleskoplar gözlem yaparken görmüştü. Uluslararası Gökbilim Toplantısı’nda keşfiyle ilgili büyük bir sunum gerçekleştirmiş, ama kıyafeti yüzünden kimse onu ciddiye almamıştı. Büyükler böyledir işte. (…) Gökbilimci sunumunu, çok şık bir kıyafet giyerek 1920 yılında tekrarladı. Ve bu sefer herkes onunla hemfikirdi.”

Bu alıntı, inovasyon ve keşifler tarihinin, Said’in sözünü ettiği kazananların yalnız yöneticiler veya siyasi kurumlar olmadığını, bazen kazananların kültürel önyargılar, tabular, ihiyaçlar ve hatta moda olduğunu kanıtladığına delil.

Bugün kullandığımız pek çok buluşun beşiği olan on sekizinci yüzyıl boyunca bilim insanları sihirbazlar gibi algılandı ve öyle davranmaya teşvik edildi. Cerrahlar halka açık ameliyatlarla insan bedeninin henüz çözdükleri gizemlerini insanlarla paylaştı. Aynı şekilde bilim insanları, keşiflerini kent meydanlarında gönüllüler üzerinde denedi. Bugünün perspektifinden bakınca, oldukça acımasız bir uygulama bu. Çünkü en ufak talihsizlik, halkın neden olduğunu kavramadığı belki önemsiz bir teknik aksilik, yılların emeklerinin heba olmasına, gelecek vaat eden buluşların çöpü boylamasına neden olabiliyordu. Bilimin kutsanması ve lanetlenmesi aynı kapıya çıkıyor, tüm bunları insanüstü addeden kitleler, gördükleri sistemin insan yapımı olduğuna dair en küçük göstergede büyünün etkisinden çıkıyorlardı. Zira halk da kazananların ve kuvvetin yanındaydı.

Bugün, kimi komplo teorisi sitelerinde Mısır piramitlerinin uzaylılar tarafından getirildiğine, yeterince doğuya gidersiniz uzaylıların yerini cinler alabilir, inanan insanlar bulabilirsiniz. Fakat neden insanlar yalnız adamların mücadele dolu öykülerini, ilhamı ve gizemi, bilmek eylemi ve gerçeklikten çok severler?

Çünkü anlamak zaman, emek ve adanmışlık gerektirir. Anlık bir aydınlanmadan doğmuş, rastgele şeylerden ilham alan öyküler yirmi yıllık sürekli emekten daha ilginçtir. Üstelik bizi inovasyonun biraz da şans işi olduğuna inandırıp bizim de benzerini yapabileceğimiz hissinden, o sorumluluk, ağırlık ve sıkıntı dolu histen, kurtarırlar bizi.