İlk insanların nasıl yaşadığına dair bilim insanlarından filozoflara, film yapımcılarından yazarlara pek çok grup hayal gücünü tetikleyen yüzlerce senaryo üretti Fakat bu senaryoların en ünlüleri şüphesiz Thomas Hobbes ve Rousseau’ya ait. Hobbes ilk insanın kavgacı olduğunu, toplumlaşma ve devletleşme olmasa insan hayatının “berbat, gaddarca ve kısa” olacağını söylüyor. Rousseau ise ilk insanın hırssız, barışçıl ve korkak olduğunu, ağaç altlarında uyuyup meyveyle beslenen, azıcık aşım kaygısız başım felsefesini benimsemiş bir tür olduğunu iddia ediyor.

Özellikle biyolojik antropoloji alanında yapılan çalışmalar, Rousseau’nun tarif ettiği yaşam tarzının pek de mümkün olmadığını gösteriyor. Öte yandan psikolojik bir bakış açısıyla yaklaşıldığında insandaki hırs, arzu ve şiddet eğiliminin bir sopanın marifeti olması inanılır şey değil. Fakat hikayeye konu dal parçasının bir anlamı olduğu gerçek. Sopa, insanlık tarihinin ilk inovasyonu idi. Savunmanın ve güvenliğin atası. Bunun da ötesinde, doğa karşısında zayıf insanın sonunu getirebilecek her tehlikeye karşı girişilmiş insanlık tarihi kadar eski mücadelenin de başlangıcı.

İnsan, besin zincirinin tepesinde doğal olarak konuşlandırılmamış, oraya binlerce inovasyonun yardımıyla tırmanmıştır. Bu inovasyonların çoğu iki temel problemi hedef alıyordu; üremeyi ve işgücünü arttırmayı sağlayacak kadar besin sahibi olmak, ve iradi yahut natürel dış etkenlerden korunmak. Kulağa metodolojikten ziyade içgüdüsel, iktisadiden ziyade hayati geliyor, değil mi?

Kalıcı olmayı, varlık halini devam ettirmeyi hedefleyen bu içgüdü, yazılar boyunca vurguladığımız kalıcılığın ve sürekliliğin hayatın her sahasına uydurulabilecek nitelikte ve kapsayıcı nosyonlar olduğunu gösteriyor. Bir önceki yazıda inovasyonun sürekliliğini riskin sürekliliği ile açıklamıştık. Dolayısıyla o sopa arzu ve hırsın mucidi değil, ama bunların manifestosu olduğu doğru, tehlikelere galip gelerek hayatta kalma arzusunun ve yaşama hırsının manifestosu.

Dünya üzerinde “iletişim kurulmamış” bir avuç kabile var. Buradaki iletişim kurulmamış ifadesi basitçe küresel yaşam tarzının çatısı altına girmemiş, başka türlü yaşayan anlamına geliyor. Anaakım medya, bu kabilelerin yaşantılarından söz ederken, onlardan söz etmeye tenezzül ettiği ender zamanlarda elbette, onları hafta sonu eklerinin şaşırtıcı anekdotlarına dönüştürüyor. Dolayısıyla onlardan haberdar olan küçük bir kitle için bu kabilelerin fertleri, antik çağların yadigarları, kazara bir zaman makinesiyle yirmi birinci yüzyıla yollanmış kimseler. Çoğunlukla ada sakini olan bu kabilelerin fertleri, yabancıları pek hoş karşılamıyor. Özellikle Kuzey Sentinel adası sakinlerinin ziyaret etmeye yeltenenlere tepkisi çarpıcı. Adalılar, üstlerinden geçen uçakları ve yaklaşmaya yeltenen kayıkları ilk irtibat denemelerinde ahşap, sonra metal uçlu ok yağmuruna tutmalarıyla biliniyor. İstenmeyen ziyaretçileri defetmek için Kuzey Sentinellilerin kullandıkları metotların zamanla değişmesi ise, inovasyonun doğal bir süreç olduğunun delili.

Halbuki Dünya’nın dikkatini üzerlerine ilk çektiklerinde Kuzey Sentinel Adası sakinleri Rousseau’yu gözyaşlarına boğacak bir basitlikte sürdürüyorlardı hayatlarını. Fakat ukala yabancıların inadı, yani riskin sürekliliği, onları her seferinde daha etkili silahlar kuşanmaya itti. Üstelik Sentinellileri inovasyona iten yalnız biz değildik. Bölgede sıkça yaşanan kasırgalar, mikroplar, hastalıklar ve ada kaynaklarının kısıtlı oluşuydu da. Uzun lafın kısası, binlerce yıl önce tıpkı Sentinel sakinleri gibi kavgaya tutuştuğumuz kuvvetlerle ittifak kurup onları inovasyona zorladık. Öyleyse? Önümüzdeki bin yılda telefona kadar gelirler herhalde? Gelirler mi? Muhtemelen hayır. Zira söz konusu kabileler ihtiyaçlarına uyacak bir inovasyon yolu seçtiler ve inovasyonun yekün ve standart olmayışı, kullanım kılavuzlarına indirgenemeyecek olması onun yaşamın doğal bir elementi olduğunu gösteriyor. İnovasyon riskin ve hayatta kalma arzusunun ittiği noktaya doğru gider. Yirminci yüzyılın ikinci yarısı inovasyonun bir nevi kabadayılık, güç dansı ve ironik bir şekilde lüks olduğu yanılgısını yarattı. Ne var ki parıltılı yeni milenyumun heves kabartmayan problemleri; küresel ısınma, yakın gelecekte gerçekleşmesi muhtemel gıda ve su kıtlığı, 11 Eylül saldırıları, Irak Savaşı, Suriye İç Savaşı ve onun bölgesel yansımaları bizi küstahlığımızdan sıyırıp temel endişelerimize geri döndürdü.

Dolayısıyla teknolojik ilerleme ve inovasyonu şeytanlaştırmadan, açgözlülük ve kazanma hırsıyla ilintilendirmeden evvel – bazı inovatif pratiklerin bunlardan beslendiği reddedilemez fakat burada sözü edilen konseptin kendisi – kazanılmak istenenin yaşam olduğunu göz önünde bulundurmak gerek. Hatta Lamarck’ın ortaya koyduğu organik adaptasyonun, doğanın inovasyon biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Tüm bunlar inovasyonu bir hükmetme aracından ziyade türümüzün bir karakteristiği ve yaşamın doğal bir bileşeni kılıyor.