Yapay zeka ve sanal gerçekliğin iyi ve kötüsünü güncel bağlamda tartışmak mümkün, ne var ki işin çirkin kısmı çoklukla senaryolardan besleniyor. Teknoloji kahinleri, uzmanlar ve teknoloji düşkünü heyecanlı gençlerden oluşan bir topluluk, bu teknolojilerin geleceğine dair bilim-kurgu temalı korku filmlerini aratmayan tahminlerde bulunuyor. Teknoloji ve bilim, hatta felsefe çevrelerinde, insani ilerlemenin hızı göz önüne alındığında, söz konusu teknolojilerin insanı alt edecek ve irade sahibi olacak düzeye gelmesi ihtimali tereddütle karşılansa da, Dünya’nın en saygıdeğer üniversitelerinde, araştırma kuruluşlarında ve sivil toplum kuruluşlarında sayıları bir elin parmaklarını çoktan geçmiş uzmanlar, milyon dolarlarla ifade edilen araştırma bütçeleri ile, yapay zeka güvenliği, yapay zeka yönetimi ve varoluşsal risk gibi problemler üzerine çalışıyor. Bunların sonuncusu, yani varoluşsal risk, günümüz perspektifinden bakıldığında oldukça uzak görünen fakat bu alanda çalışan akademik kadroları en çok endişelendiren senaryo. Varoluşsal risk basitçe, yapay zekanın kontrol edilemez biçimde gelişmesi ve irade kazanması sonucu, insan türünü yeryüzünden silebilecek hale gelmesini ifade ediyor. Olur da dinozorlarla aynı kaderi paylaşırsak korkusu, doğa ve canlılardan arzusu ölçüsünde tasarruf eden ve halihazırda hakim konumda olan günümüz insanına bu aşamada gülünç gelebilir. Bununla birlikte “ekofaji” olarak adlandırılan, insanın besin zincirinin tepesine kendi elleriyle çıkardığı yapay bir tür tarafından yok edilmesi ihtimali, tamamen temelsiz değil. Oxford Üniversitesi’nde bulunan İnsanlığın Geleceği Enstitüsü hedefini; “güçlü ve insani değerlerle örtüşür biçimde çalışacak yapay genel zekanın ortaya çıkmasına katkı sağlamak” olarak tanımlıyor. Yapay genel zeka, yapay zekanın öğretilmiş tek bir işlemi değil, insanın yapabildiği her tür işlemi en az insan kadar iyi yapabilecek konuma gelmesine deniyor. Bu da, enstitünün, insan eliyle, insan kavrayışını aşması sağlanmış yapay zekanın, insani kaygılar ve etik çizgiler çerçevesinde insanlığa hizmet etmesini hedeflediği anlamına geliyor. Kulağa temkinli ve dengeli geliyor böylesi bir hedef. Üstelik, sosyal bilimlerden beşeri bilimlere, oradan pozitif bilimler ve teknolojiye, geniş bir düşünce yelpazesinin ürünü olması ve pek çok alandan uzmanların odağına etik sürdürülebilirliği koyması da güven ve umut verici. Ne var ki, bu samimi çabanın meyve vermesine kesin gözüyle bakmak safdillik olur. Zira, kaynak kısıtlılığının yanı sıra, akademik çevrelerin otoritelerinin sınırlı olması, daha doğrusu kurumsal otorite ve entelektüel otorite arasındaki anlam ayrımı,  çoklukla yaptırım gücünden yoksun olmaları, genel kitleye ulaşmalarının ve mesajlarını iletmelerinin zorluğu gibi problemler, FHI (İnsanlığın Geleceği Enstitüsü) ve benzer kurumların hedeflerine ulaşmalarına engel teşkil ediyor. Bu fazla iyimser çabanın karşılık bulmasının önünde, tüm bunların ötesinde, tanımlar var. “Peki kimin etiği?”, “İnsani değerler hiyerarşisi nasıl kurulmalı?” ve epistemolojinin çatısı altındaki “Etik olanın ne olduğunu nasıl biliyoruz?” gibi sorular bu efor ve tartışmalarda önemli yer tutuyor. Türünün varlığı boyunca doğru ve gerçeğin ve daha iyinin peşinden koşmakla övünen insanın sonsuz vahşet ve trajediye sahne olmuş tarihinin “insani değerler”e dair harika örnekler sunmadığı malumumuz. Üstelik, tüm bunları türlü gerekçelerle normalize etmeyi beceren insanın mekanik efendileri, aynı konuda çok daha yetenekli olacaklar. Öte yandan, tüm etik geleneğine ve tartışmalarına karşın, pek çoğu vicdani gelişimini tamamlayamamış toplumların, yapay zekaya bu konuda ilham vermesi de zor görünüyor. Tüm bu sorunların aşıldığını ve yapay genel zeka diye adlandırdığımız olgunun, üstün mantığı ve kavrama yetisiyle insana örnek olacak bir etik anlayış ortaya koyduğunu varsayalım, Dünya siyaset, ve ekonomisine yön veren aktörlerin bu anlayışı kabulleneceklerini kendimizden emin şekilde söyleyebilir miyiz? Üstelik insanı, karşısında zayıf olduğu tüm kuvvet ve türlere galip kılan kompleks savunma içgüdüsünün harekete geçip, insanın makinelerden evvel düşmancıl bir tutum benimsemesine sebep olması da mümkün. Bir de işin ideoloji boyutu var elbette. Geniş açılı ırkçılık olarak adlandırılabilecek, “türcülük” veya “organizmacılık” gibi akımların ortaya çıkması oldukça muhtemel. Özetle, yapay zeka insana galebe çalacak noktaya geldiği takdirde, Dünya üzerinde yaşayan türlerin ilişki ve hiyerarşisini yeniden belirleneceği muhakkak. İlk hamlenin insana mı makineye mi ait olacağı sorusu bir yana, bu sarsıcı değişikliğin türler arasında yeni hakimiyet kavgalarına yol açması da ihtimal dahilinde. Bu yüzden, eğer insanlık tarihi makinenin kendisine ayna tuttuğu ya da galip geldiği günü görecek olursa, insanın yaşam öyküsünü bir Yunan tragedyasına benzeyeceğini varsaymak dramatik veya aşırı değil. İtibarını yitirmiş ve kibrinden dolayı cezalandırılmış kuvvetli ve hükmeden bir özne pek çok yerden tanıdık ve yakın gelmiyor mu? Besin zincirinin tepesine kurulmuşken zayıf ve kırılgan insanın ürettikleri karşısında güçlerini yitirip pasifleştirilen, en nihayetinde insanların eğlenmesi adına kafese kapatılan akbaba, aslan gibi onlarca yırtıcının kaderi bu. Hal böyleyken neden her şeyi kontrol edebileceğimiz sanrısında olduğumuz veya alt ettiğimiz yırtıcıların kaderini yaşamaktan neden korkmadığımız ise muamma…